Harald ‘Toni’ Schumacher

“Kaleciler daima kaybetmeye mahkûmdur. Çünkü golsüz bir maç, sefaletin, iflasın olmadığı bir kapitalizm hatta cehenneme inanılmayan Hıristiyanlık gibi bir şeydir” diye başlıyor Schumacher.


Hayatı boyunca hep üç direğin arasına sıkışıp kalmış kaderinden kurtulmak için haykırıyor: “Kaderinde kalecilik olan bir insan, hayatı boyunca altı pasta biriken çamurun içinde debelenir durur. Ben doğrudan o bataklıkta doğdum. Hitler’in tüm dünyaya rezil ettiği Almanya’nın savaştan en kötü etkilenen şehri Düren’de… Ama çocukken harabelerin içinde bile kalecilik yaparsın, çünkü atılan goller sayılmaz sadece iki takımın attığı gollerin arasındaki farktır önemli olan.”

Bunu en iyi biz anlarız herhalde: Daha yolu Türkiye’ye düşmeden önce İspanya 82’de, Fransa 84’te, Meksika 86’da Almanya formasıyla dünyaları kurtarırken mahalle maçlarında ‘bir saatliğine Schumacher olmak’ için kaleye geçen futbolun çocuk yürekleri… O da bize benzer şekilde fakirliğin kol gezdiği, evde sadece patatesin piştiği, babanın bitmek bilmeyen ağır iş gününden sonra bacaklarını sobaya uzatıp kanepede uyuduğu evden biraz olsun kaçmak için başlamış futbola… Ha Hitler sonrası Almanya, ha 12 Eylül sonrası Türkiye: “Kaleye geçtiğimde evin fakir atmosferinden uzaktaydım. Kız kardeşimle küçücük bir odayı paylaşırdık… Benim üç direğin arasında da olsa kapalı yerde duramama, sürekli kalemi terk etme hastalığım o günlerde başladı. Bir kaleci olduğu yerde durup kaderin gelip üstünden geçmesini bekleyemez, kaderin üstüne koşa koşa gider, gerektiğinde onunla çarpışır ama yine koşmaya devam eder, yoksa kader bir anda kaleciyi ezer geçer.”

Schumacher’in de dediği gibi kaleciler hep ‘beyaz zenciler’dir. Beyaz çoğunluğun içinde sadece onların siyah hataları görülür, asla unutulmaz. Penaltılar, ‘beyaz zenci’lerin giyotin sehpasıdır, eğer bir kaleci temdit penaltılarının 17’sini yer, birini kurtarırsa o hayatta kalır, kahraman olur. Ondan sadece bir fazla penaltı yiyenlere ise Hayrettin’e dendiği gibi, “Ayıp ama ne biçim kalecisin, 18 penaltı da yenmez ki, insan bir tanesini kurtarır” denir. Kahraman ile rezil arasındaki tek fark bir tek penaltı atışı kadardır. Henüz genç takımdayken kendisini ‘Beyaz bir zenci’ gibi hissetmeye başlayan Schumacher, daha yolun başındayken penaltı adlı Rus ruletinin bir kalecinin kaderini belirleyen en önemli unsur olduğunu farkındadır: “Normal insanlar için bir deli neyse, penaltı atanlar için karşılarındaki kaleci de odur. Bir an bile düşünmeye zamanın yoktur, penaltı kurtarmaya çalışmak, şimşeği yakalamaya çalışmak gibidir.”

Schumacher, henüz Köln’ün üçüncü kalecisi Harald’ken yani 1954 Dünya Kupası efsanesi Toni Tureg’in adı kendisine ‘asalet unvanı’ olarak bahşedilmemiş genç bir kaleciyken, saatlerce penaltı çalışır. Başkalarına yün battaniyeler örerek hayatını kazanan annesinin sözleri asla kulaktan çıkmaz: “Oğlum, biz fakiriz. Hayata herkese göre 10 adım geriden başlıyoruz, sadece herkesin iki katı koşarak onlara yetişebiliriz.”

Alman felsefesinin en önemli kilometre taşlarından Wittgenstein’ın söylediği gibi, ‘en iyi’nin yanında, ‘sadece iyi olmakla yetinen’ katlanılamayacak kadar kötüdür. Dönemin Alman futbol felsefesine göre de ‘en iyi’, hiç hata yapmayan yani insani özelliklerinden arınmış ‘makine-futbolcu’dur.

 

Schumacher ‘en iyi’ olana kadar, önce önündeki ‘iyi’lerin hata yapmalarını bekler. Önce birinci kaleci yaşlanır ve geçirdiği ağır sakatlıktan sonra futbolu bırakmak zorunda kalır. İkinci kaleci Topaloviç, Bergkamp misali uçak korkusu olduğu için Berlin deplasmanına gidemez ve Schumacher ilk kez 1977’de Köln forması ile ilk 11’de sahaya çıkar. Ama Schumacher’in sadece hiç gol yememesi yetmeyecektir çünkü rakibin kalecisi Nigbur ile Köln ön anlaşma yapmıştır. Schumacher, yılların çalışması sonunda kaptığı kaleyi kaptırmamak için maç 0-0’ken kaleden çıkıp ona gol atmayı bile düşünür. Ama neyse ki Köln’ün 1-0 kazandığı maçtan sonra Nigbur, Hamburg ve hakemler lehine açıklamalar yapınca ceza alır ve Hamburg kalesi de Schumacher’e kalır.

1977-80 yılları arasında Harald Schumacher, üç direk arasında gösterdiği muhteşem performansla artık ‘Toni Schumacher’liğe terfi eder. Karşı karşıya pozisyonlardaki yüzde yüze yaklaşan başarısı, sürekli eliyle oyun kurabilme yeteneği ve hava toplarında yandan gelen ortaları orta sahaya kadar yumruklayabilmesiyle Toni Tureg ve Sepp Maier’den beri en yetenekli Alman kaleci olarak gösterilmeye başlanır. Ama 1980’de Derwall yönetimindeki Alman takımının ‘1 numarası’ olmasını yine Nigbur’a borçludur. Nigbur, kız arkadaşı ile geçirdiği geceden sonra sakatlanır. Derwall’in, “Hayatımda gördüğüm en büyük deli” diye tanımladığı Schumacher’i kadroya almaktan başka şansı kalmaz.

Derwall, Schumacher’i ‘deli’ olarak nitelerken yerden göğe kadar haklıydı. Almanya, Euro 80’de şampiyon olurken, kalesinde gösterdiği performansla devleşen Schumacher, bütün bir turnuvayı kırık parmakla oynamıştı. Yıllardır beklediği fırsatı, kırık elinin tersiyle itmemek için bu gerçeği final maçı bitene kadar saklayan Schumacher, sahibi arkadaşı olan Reusch firmasının kendisi için ürettiği özel eldivenlerle harikalar yarattı. Bu yüzden de hayatının sonuna kadar üzerinde Reusch yazan eldiven çantasını Türkiye’de bile bir an elinden düşürmedi. Yoksa sanıldığı gibi Reusch ile Schumacher arasında büyük bir sponsorluk anlaşması yoktu. Schumacher için vefa, binlerce mark’lık sponsorluk anlaşmalarından çok daha büyük bir servetti.

Kariyeri boyunca üzerine son sürat gelen forvetlerin üzerine koşmaktan hiç çekinmeyen Schumacher, yine tamamen kendisine özgü bu çıkışlarından birini yaptığında çok sevdiği annesi dâhil bütün dünyayı karşısına aldı. 1982 Dünya Kupası yarı finalinde, Schumacher ile karşı karşıya kalan Fransız Battiston, Alman kaleci ile çarpışacak, kaburga kemiğini kırarken, ağzından dökülen dişlerin görüntüsü de Schumacher’i ‘Sevilla canavarı Alman domuzu’na dönüştürecekti: “Sapıkça bir saldırı değildi bu, sadece gol yememe baskısının kazanma enerjisine karıştığı bir patlamaydı. Battiston’un ağzından dökülen dişlerini gördüğümde yanına gitmek istedim ama Tigana bana o kadar ağır küfürler ediyordu ki ilk defa kalemden çıkmaya korktum. Oraya gitseydim kesin kavga çıkacak ve 2. Dünya Savaşı’ndan beri en büyük Fransız-Alman savaşı başlayacaktı. Bir cinayet filmi kadar heyecan verici yüzyılın maçında tüm dünyanın gözünde katil bir Nazi’ye dönüşmüştüm.”

 

Maçtan hemen sonraki zafer sarhoşluğu atmosferinde, “Battiston’a diş teli almaya hazırım” sözleri her ne kadar durumun ağırlığını hafifletmeye çalışan bir espri olarak Schumacher’in dilinden döküldüyse de, hayatı boyunca karşısına dikilen Azrail tadında oldu. Kale direklerinin arasında onu bekleyen kaderden kaçıp, Battiston kılığındaki o kaderin üstüne koşarken başladığı yere, çocukluğuna dönmek zorunda kalmıştı. 2’inci Dünya Savaşı sonrası yıkımın Alman çocuklarında yol açtığı post-travmatik stres bozukluğu, ‘utanılması’ gereken bir geçmişle iç içe geçerek onu bir ‘futbol nazi’sine dönüştürmüştü.

Aslında, Schumacher sadece dönemin Alman futbol makinesinin tüm günahlarının kurbanıydı. Grup maçlarına ‘asrın hatır şikesi’ olarak geçen Avusturya – Almanya maçından sonra her iki Cermen takımı bir üst tura geçerken, önce bu maç sonucu averajla elenen Cezayir’in sonra da tüm futbol mazlumlarının gözünde Schumacher’in Almanya’sı, ‘o futbol yazının Ceyar’ı’na dönüşecekti. Schumacher’in, “Planlanmış bir şike değil ama bir tür sessiz anlaşma gibiydi” dediği maçı tüm dünya izlemiş ama futbolu adil yönetemeyenler hiçbir cezaya gerek görmemişlerdi. Battiston’un dökülen dişlerini de yine tüm dünya görecek ama hakem Schumacher’e bir sarı kart dahi çıkarmayacaktı. Üstelik o maçta Avrupa’nın Brezilyası olarak gösterilen Platini’li, Giresse’li futbol sanatçısı Fransa, ne pahasına olursa olsun kazanmaya programlanmış Alman futbol makinesine Schumacher’in kurtardığı penaltılar sonucunda yenilince artık Schumacher’in hiçbir şansı yoktu: “Almanya’nın Nazi geçmişinden kaynaklanan anti-Alman ırkçılığının yeni hedefi olan bir barbardım.”

Başına musallat olan haksız yazgıdan 1982 Finali’nde de kurtulamayan Schumacher, Almanya ile birlikte kupanın ‘en az güzel’ futbolunu oynayan İtalya’ya 3-1 yenildiklerinde, bu kez kendi ülkesinde de canavarlaştırılacaktı. Schumacher’in Battiston’a yaptığının, ‘modern Almanya imajına yakışmadığını’ ileri süren basın, düşene daha da sert bir tekme atacak ve Toni’nin bir daha Almanya Milli Takımı’na alınmaması için kampanya başlatacaktı.

O günlerde Fransa’daki bir gazetenin yaptığı ankette, “En nefret ettiğiniz insan kim?” sorusunun cevabında Schumacher birinci, Adolf Hitler ikinci sıradaydı. Yine o günlerde Schumacher’in imdadına yetişen bir savunma oyuncusu oldu: ‘Sevilla canavarı’nın kurbanı Battiston, Schumacher’in kasıtlı bir şey yapmadığını açıklayıp, Alman kaleci ile bir araya gelecek ve onun biraz olsun nefes almasını sağlayacaktı.

Euro 84’te Almanya’nın en iyisi yine Schumacher’di. İyice yaşlanan ve ruhsuz, köhne bir makineye dönüşen takım, istikrarsız sonuçlar alırken, birçok maçta yaptığı imkânsıza yakın kurtarışlarla Almanları kurtaran hep bir zamanların ‘Sevilla canavarı’ oldu. Bir anda tüm Almanya, Battiston’un dökülen dişlerini unutup delilik sınırlarını zorlayan korkusuzluğu ve mücadele azmiyle ‘modern Almanya’nın en canlı örneği olarak algıladıkları Schumacher’i bir kez daha göklere çıkartacaktı. Ama 1984’teki hayal kırıklığından sonra Schumacher tarafından, “Almanya’yı çalıştıramayacak kadar dünya iyisi bir insan” olarak nitelendirilen Derwall’in görevine son verilecek, yerine de Alman futbolunun kurtarıcısı olarak gösterilen Beckenbauer getirilecekti.

Schumacher tarafından, “Maç günleri bir Prusya albayı kadar sert” olarak nitelen Beckenbauer’in gelişi, başta sorunları çözemeyecek hatta onların daha da büyümesine sebep olacaktı. Hayatı boyunca hep iki arada bir derede kalan Schumacher, Meksika 86’dan önce de Rummenige’nin takım içinde körüklediği sorunların ortasında ‘Köln mafyası’ ve diğer oyuncular arasında kaldı. Takımda yaşanan iç savaş, grup maçları ve ikinci turda Fas karşısında Almanya’nın ecel terleri dökmesine sebep oldu. Schumacher’e göre Beckenbauer’in en büyük hatası oyuncularını bir zamanlar kendisinin olduğu gibi sanmasıydı: “Beckenbauer, gelmiş geçmiş en büyük Alman futbolcusuydu ama Alman futboluna o kadar körü körüne inanıyordu ki, Meksika 86’da ortada bir Alman takımının olmadığını, kendi çıkarlarını düşünen sahte yıldızlarla başarısızlığa mahkûm olduğumuzu göremedi.”

Almanya bir kez daha finalde kaybederek ikinci olacak, dönemin Alman felsefesine göre sadece şampiyonluk başarı olduğu için, başarısız addedilecekti. Çeyrek finalde ev sahibi Meksika karşısında yine Schumacher’in kurtardığı penaltılarla yarı finalin kapısı açılırken, 42 derecelik cehennem sıcağında oynanan o maçta Schumacher önce ayağına kramp giren Hugo Sanchez’in yardımına koşacak, sonra da turu Almanya’ya getiren penaltı kurtarışından birkaç saniye sonra gözyaşlarına boğulan Negretti’ye sarılacaktı. Schumacher’i ‘Sevilla canavarı’ olarak tanıyan dünyanın kalanı için bunlar sadece reklam kokan hareketlerdi. Eğer Almanya yenilseydi ‘Sevilla canavarı’ bunların hiçbirini yapmaz, Battiston’a yaptığının aynısını tekrarlardı! Ama Schumacher, o anda yine çocukluğuna dönmüş, hayatında ilk kez bir maçı kazandığı için pişman olmuştu: “Sevinememiştim. Biz Almanya olarak her zaman kazanabilirdik ama bu maçı Meksika’nın kazanması onlar için her şey demekti. Milyonlarca fakir insan hayal kırıklığına uğramış, futbol topunun içinde saklı olan başka bir dünyanın tarifsiz mutluluğundan mahrum kalmıştı. Kafamda stadın dışındaki inanılmaz fakirliğin resimleri vardı. Futbol, onların tek umuduydu. Kurtardığım penaltıyla onların elinden her şeylerini almıştım.”

Artık 32 yaşına gelmiş ve futbol topunun içindeki dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamıştı: “Alman futbolu kaybetmeye mahkûmdu çünkü her şeyimiz sadece kazanmak üzerine kuruluydu. Milliyetçilik ve futbol, 19’uncu yüzyılda aynı zamanlarda doğmuş. Bu bir tesadüf değil. İddiaya girerim ki Alman faşistlerinin yüzde beşi bile Almanya için ölmeye hazır değiller. Ama ben ilk günden itibaren hep ölmeye, öldürmeye programlanmış bir futbol makinesi gibiydim. Aşırı motivasyon, aslında aşırı milliyetçilik kadar gülünç bir zavallılıktı.”

Yarı finalde yine Fransa’yı yendiklerinde Schumacher final maçında son kez Almanya formasını giymeye hazırlanıyordu. Milli marş esnasında yine gözlerini kapadı, herkes bunu onun Almanya’ya karşı hissettiği yüce üstünlük duygusuna şükran olarak değerlendirdi. Ama o seremoni esnasında her gözlerini kapadığında kendisi bambaşka bir dünyada düşlemişti: “Sonsuz bir kumsalda esen meltemin taradığı masmavi bir lagunda yüzerken…” İşte hep böyle konsantre oldu: “Ben en iyi kaleciyim, ben bir panterim, top da benim avım.” Ama bu kez kazanabileceklerine inanmıyordu: “Beckenbauer de kendisini kandırıyordu. Taktiğimiz son derece aptalcaydı: Mattheus ile Maradona’yı durdurmaya çalışmak, gerisini de Alman mücadeleci ruhumuzla halletmek! Sanki Arjantinlilerin mücadele ruhu yok ya, o ruh sadece biz kendimizi seçilmiş sanan Almanlara mahsus ya!”

O gün son kez de olsa bir ‘Alman futbol makinesi’ olmayı denedi. Ama aşırı motivasyon, final maçlarında gereken insani yaratıcılığı köreltince, Schumacher yine kaybeden tarafta oldu: “Alman futboluna özgü aşırı motivasyonla gülünç bir keçi gibi sıçrıyorum, topu ağlarda görüyorum. Dünyada sadece kalecilerin hata yapma şansının olmadığı gerçeği beni zavallı bir hamamböceğine dönüştürüyor. Rummenige bir maçta yüz topu gökteki yıldızlara dikse de, bir tanesini dahi kaleye soktuğunda her zaman Almanya’nın kahramanı olur ama ben yüz topu uçarak kurtarıp bir hata yapsam ve maçı 1-0 kaybetsek, adım Almanya tarihinin en büyük rezili olarak ölümsüzleşir.”

Almanya maçı 3-2 kaybetti. Dönemin en kudretli futbol sanatçısı Maradona’nın sınır tanımayan yaratıcılığının karşısında ‘Alman futbol makinesi’ bozulmuş, Schumacher hayatında yemediği golleri yemişti: “O golleri yerken 1.5 milyar insanın beni izlediğini düşünmek hayatımı felç eden bir zehirdi.” O güne kadar hayat diye yaşadığı gerçek, felç olmuş, bambaşka bir Schumacher olarak hayatına devam etmeye karar vermişti: “Finali kazanıp dünya şampiyonu olmuş olmak için bu maçtan sonra bir daha asla futbol oynamamaya hatta ölmeye çoktan razıydım. Kazandın mı yorgunluğu bir gram bile hissetmezsin ama yenildin mi ayakta bile duramayacak kadar yorgun olursun. Ben de kendimi ölmüş gibi hissediyordum. ‘Futbol makinesi Schumacher’ olarak ölmüştüm ve aslında bu hayatımda başıma gelen en güzel şeydi. Yalnızca galibiyet takımda birliği sağlardı, mağlup olmuşsan herkes tıka basa bir kalabalığın ortasında yapayalnızdı.”

 

Bu duygu yoğunluğu içinde Schumacher, kendi efsanesiyle beraber final maçlarında yerle bir olan Alman futbolu efsanesindeki tüm tabuları yıkacak kitabı ‘Anpfiff’i (Maç Başlıyor) yazmaya başladı. ‘Meksika 86’ finalindeki hayal kırklığından önce tüm olup bitenler, yere çakılan ‘Alman futbolunun kara kutusu’ niteliğindeki kitapta tüm çıplaklığıyla anlatıldı. Kara kutuda yazılanlardan rahatsız olan sözde kahramanlar, onu Türkiye sürgününe yolladılar. Ama hiç kimse de Schumacher’in yazdıklarının tek bir satırı için bile ‘yalan, yanlış’ diyemedi. Almanya için ne kadar kötü olduysa bizim için de o kadar iyi oldu.

 

Schumacher, Fenerbahçe’ye transfer olduğunda, Almanya’da yapamadığını Türkiye’de başardı ve kalecilerin makûs talihini değiştirdi. 1989’da 103 golle şampiyon olan efsanevi kadronun Rıdvan, Aykut ve Oğuz’la beraber en değerli oyuncusu 35’lik Toni Schumacher’di. Yine deli, yine kavgacıydı. Bir maçta orta sahaya kadar gelip Müjdat’la tekmeleştiler. Ama Schumacher de tüm efsane kaleciler kadar deliydi, daha fazlası değil. Zaten ona göre kaleci olmayı seçmek başlı başına bir delilikti! Kavgası ise, aslında tüm dünya kalecilerinin kavgasıydı. Futbolu bıraktığında on parmağından sekizini kırmış, yüzlerce kez günah keçisi, binlerce kez kahraman ilan edilmişti. Türkiye’deki hayatı boyunca aradığı iç huzuru bulurken, kazandığı paraları birçok hayır işine yatırmış, dünyaları kurtarmaya devam etmişti. Kendisine inanılmaz bir gol atan Ferdinand’ın elini sıktığı resimse Hugo Sanchez’e masaj yaptığı resimden beri gördüğümüz en güzel futbol resimlerinden biriydi.



Abone Ol

Yazıları takip etmek için e-posta adresinizi bırakıp aboneliğinizi başlatabilirsiniz.

 

 

Arşivler
Kategoriler