Ali Ece İle Solo Albümü, Müzik ve Genel Sanat Üzerine Söyleşi

muzik-ropAli abi, “Dinar Bandosu’nun” kurucu üyesi olduğunu biliyoruz. Bu noktada ben, Ece Ayhan üzerinden muhabbeti köklendirmek istiyorum. Grubun ismi Dinar Bandosu olunca…J Ece Ayhan: Büyük şair, karaşın, sivil ve sivri bir kafa. Sen kendinle, grubun diğer üyeleriyle, hatta yaptığınız müzikle Ece Ayhan arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun?

  • Ben Dinar Bandosu’nun kurucularından biriyim ama artık Dinar Bandosu’nun gitarcısı değilim, gruptan ayrılalı 7-8 ay oldu hatta. O yüzden artık grup adına konuşmak bana düşmez. Gruptan kimseye kırgın ya da kızgın değilim, yanlış anlaşılmasın.  O yüzden sadece benim üyesi olduğum dönemler hakkında, tarihi hakkında konuşursam yanlış olmaz!
  • Grubu kurduğumuz dönemde Ece Ayhan’ın üzerimizde büyük bir etkisi vardı tabii ki. Özellikle benim sözlerini yazdığım şarkılarda… Mesela “Saykodelikzade Mahmut Paşa”nın sözlerindeki “İnsanoğlu Babasız” haykırışı direkt Ece Ayhan’dandır. “Karaşın” vs gibi Ece Ayhan şaşırtma-kelimelerini de sık sık sözlerde atıf yapmak adına kullanırdım. Grubu ilk kurduğumuz yıllarda Ece Ayhan’ın kitaplarını yayınlayan Yapı Kredi Yayınları’nda çalışıyordum. Genellikle büyük ustanın kitaplarının redaksiyon ve düzeltilerinde ben de yer alıyordum. Grubu ilk kurduğumuzda solistimiz Meriç Güleç’ti. O da sıkı bir sivil şiirciydi, 2. Yeni’ciydi. O dönemde Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever kitaplarını cebimizde taşır, provaya gelirken defalarca okurduk. Sonra da o harika eserlerin alelade sayfalarını açar, tesadüfen karşımıza çıkan cümleyi yüksek sesle okur ve üzerine doğaçlama yapardık. Çok güzel günlerdi. Tabii sadece bizim ve bizi seven küçük bir azınlık için. Yoksa bir üniversite gençlik konserinde şarkı ortasında doğaçlama yaparken solistimiz Ece Ayhan okudu diye kafamıza bozuk para yemişliğimiz, yuhlanmışlığımız var. Bizim cevabımız da Ece Ayhan’ca olmuştu tabii ki, daha fazla Ece Ayhan okuyup daha fazla doğaçlama yapmıştık.
  • Türkiye entelijansiyasının en önemli sorunlarından birisi hakiki müzik ve hakiki edebiyatçıların birbirinden çok uzak bambaşka gezegenlerde yaşamasıydı. Neyse ki Hakan Günday, Hayko Cepkin’ler çıktılar da birbirlerini buldular. Güzel oldu. Yoksa 1980’le 2000’lerin ortasına kadar negatif anlamda muazzam bir kopukluk vardı. Bu biraz da bizden önceki mesela 50-60 doğumlu kuşağın sadece klasik müziği müzikten saymasından kaynaklanıyordu. Hâlbuki Ece Ayhan aslında post-punk’ın Türkçesi’dir, Duran Duran bağlamında değil de Joy Division bağlamında new wave’dir, punk bir tavrı vardır.

Ece Ayhan’ın % 100 Fransızca bilmeden Lautremont okuması ile post-punk’çıların müzik aletlerini teknik açıdan % 100 virtüöziteye sahip olmadan çalması ve bunu da yaratıcılık lehine bir avantaja çevirmeleri ile Ece Ayhan’ın durumu evrensel bir akrabalık arz etmiyor mu sizce de?

Bir de solo albüm çalışman var bildiğim kadarıyla. Bu albümün soundu Dinar Bandosu ile ne kadar yakın olacak? Neden bir solo albüm ihtiyacı hissettin?

  • Tabii ki gruptan ayrılmamla bağlantılı. Açıkçası gruptan ayrılma sebeplerimden birisi de artık sadece kendi müziğimi yapıp düzenleme aşamasında grup elemanları dâhil kimseye estetik taviz vermemekti. Ben gruplarda diktatörce bir kişinin ya da oligarşik olarak 2-3 kişinin diğerlerine tahakküm kurmasından hiç hoşlanmam. Dinar Bandosu’nda % 100 demokratik bir süreç olsun istedim ama bir süre sonra da “sandık”tan çıkanda benim müzik görüşüm sözlerim grupta küçük bir azınlığa dönüştü. Diğerlerinin bestelerini çalmak, eşlik etmek ağrıma gitmedi asla ama benim en başta yazdığımın bir süre sonra benim için tanınmaz ve zevkle şevkle çalınmaz hale gelmesi durumundan da çok hoşlanmamaya başladım. Baktım ki sürekli içimden “Bu davul şöyle olsa bu bas böyle olmasa Asaf abi o garip alet yerine benim kafamdaki avangard sesi çıkarsa” vs derken bir anda “Ne saçmalıyorsun sen?” derken buldum kendimi. Kendi kurduğu gruba yabancılaşan adamın ufak bir dramı aslında, fazla büyütmeye dert etmeye de gerek yok herkesin başına gelebilir. Benim de başıma geldi. O zaman dedim ki “Madem kafandaki farklı o zaman kafandaki ruhundaki davulu, bası, sazı, gitarı, orgu kendin çal kendin yaz kendin düzenle mutlu ol!”
  • Brian Eno kendisine müzisyen denmesine bile kızar aslında. Ama ben Eno’nun zamanında yaptıklarının Ali Ece versiyonlarını kendi çalabildiğim aletlerle yapmak istedim ve solo albüm ortaya çıktı. Eno albümleri gibi ambient sound’da falan değil ama Eno müzik kafasıyla oluşmuş bir albüm. Kendimi harika hissettim. Odamda mesela havalandırma pervanesinin üstüne kaydettikçe dönecek şekilde kaydedecek mikrofonlar yerleştirdim. Zaten aletlerim tam anlamıyla derme çatma, hiçbirini konvansiyonel metotlarla kullanmıyorum. Gitarı fena çalmıyorum ama Dinar Bandosu’ndaki “solo gitar” fikrinden ruhsal anlamda uzaklaşmak istedim. Erkan Oğur ustanın Ebow stilini de çok severim ama Big Country’nin gitardan gayda sesi çıkarmaya çalıştığı Ebow stilini de. Benim Ebow kullanımım da ikisinin ortasında bir yerlerde “kayıp ama yolunu aramayan, kayıp olmaktan mutlu olan” bir “stilcik”. Kendi kendine ortaya çıktı ya da daha doğrusu kendi kendine ortaya çıkarken ben nasıl yaptığımı unuttum! Gitarı Ebow’la, çeşitli pedallarla kaydettim evde. Nasıl olsa artık uyum sağlamam gereken bir orkestra da yok. Orkestra, ben ve bana yardım eden eşim sadece.
  • Solo albümde bütün aletleri kendim çalıyorum, bunu yaparken de o kadar eğlendim ve mutlu oldum ki anlatamam gerçekten de. Mesela ben org olarak sadece Microkorg kullanıyorum ve çalarken gözlerimi kapamadan çocukluğumu yeniden görüyorum. En yoğun anlarda aklıma sünnet oldum diye babamın Aksaray pazarından aldığı sallamasyon org geliyor. Birden gözüm açıkken ölmüş babaannemi, dedemi görüyorum. Ölmüş arkadaşım Savaş Karahan’la karate çalışıyorum. Sonra o şarkıya “Savaş Karahan, babası Yenal Karahan’a Karşı” adını koyuyorum.
  • Dinar Bandosu’nunki dâhil hiçbir plak şirketi yayınlanacak bir şarkıya böyle bir isim verilmesine izin vermez. İşin tüm zevkini, ruhunu kaçırır.
  • Sonra gitarla garip garip denemeler yaparken 60’ların derme çatma Türk Rock’n’Roll’u ile 1990’lar indie müzikleri arasında bir kayıp otoyolda buluyorum kendimi. Büyük ihtimalle İskoç indie kralları Teenage Fanclub ve Jesus and Mary Chain, İstanbul Erkek Lisesi grubunun 60’larda kaydettiği “In the Deepings” şarkını dinlememiştir. Belki o dönemki İstanbul Erkek Lisesi grubunun üyesi abiler de hayatlarının sonraki kısmında Teenage Fanclub ve Jesus and Mary Chain dinlememişlerdir. Ama ben ikisini de bilinç altı ve üstüme öyle bir atmış, ikisini de o kadar çok dinlemişim ki gitarı elime aldığımda o isimlerin hiçbiri aklımdan bile geçmezken bir anda kendimi 90’lar İskoçya indie sahnesi ile 60’larda İstanbul, İzmir’deki düğün salonlarında Rock’n’Roll çalan abilerin arasında bir yerde buluyorum.
  • Sonra bir gece Karşıyaka sahilde söğüş ya da midye yerken cep telefonumdan o esnada My Bloody Valentine dinlediğim gün aklıma geliyor ama sadece 1 saniyeliğine. O 1 saniyede de bütün gün Karşıyaka store’ları gezip bulamadığım Gode Cengiz tişörtünü hatırlıyorum. O şarkının adı da “Gode Cengiz” oluveriyor. Gode Cengiz, hayatında hiç My Bloody Valentine veya Primal Scream dinlemiş midir? Teknik olarak zor çünkü bu İrlandalı ve İrlanda kökenli İskoç iki grup, Gode Cengiz 1985’te öldüğünde daha kendi ülkelerinde bile adlarını duyuramamışlardı. Peki ya dinlediyse? Nereden biliyoruz ki? O şarkı da bu ihtimal üzerine düşünürken şekillendi, basları kaydedildi.
  • Solo albümde Alex de Souza’ya, Ernst’e, Prekazi’ye, eşime, bu satırları yazarken henüz doğmamış kızıma, John Barnes’a, Zidane’a, Süleyman Seba’ya da şarkı yazdım; aynı şekilde Aphex Twin’e, Puşkin’e, Zeki Demirkubuz’a da… Ve tabii ki Muhammed Ali’ye de… Bir gece Muhammed Ali belgesellerinden birini izlerken bas gitarım elimdeydi akordunu yapıyordum. Ve Muhammed Ali’nin boks yaparken adım ve yumruk senkronizasyonuna paralel bir groove çalarken buldum kendimi. Hemen içeri gittim ve basları kaydettim. Sonra üzerine davul-perküsyon falan çaldım. Normalde albüm kaydederken tam tersi yapılır, önce davul sonra üzerine bas kaydedilir, yazılır. Ama tamamen tesadüf işte, o anda öyle istedim öyle yaptım. Yoksa yaparken “Kimsenin yapmadığını ilk ben yapacağım” gibi bir derdim yoktu. Büyük ihtimalle benden önce de yapan vardır, benim haberim yoktur. Bir yerden sonra ne önemi var ki? Ben yaparken çok mutluydum, o bana yetti!
  • Bir başka şarkıyı sokakta yazdım. O esnada müzik aleti olarak yanımda sadece cep telefonum vardı ve eşimin kahkahaları arasında ruhuma gelen melodileri ağzımla bas gitar-org sesi çıkartıp kaydettim eve gelince de editledim. O anda ne olmuştu büyük ihtimal merak etmiyorsunuz ama ben anlatıp en azından o anı hatırlayarak mutlu hissetmek isterim. Sokakta bir amca bisiklete biniyordu ve çok mutluydu, dünyayı ikiye bölmüş gibi sadece kendi dünyasında yaşıyordu. Ve adam ikizi gibiymiş kadar Brian Eno’ya benziyordu artı kulaklıktan müzik dinliyordu. O adamın o esnada kulaklıktan Brian Eno dinleme ihtimali belki milyonda birdir ama o milyondan bir ihtimal bile beni kendimden geçirdi. Bir anda “Brian Eno Bisiklet Yolu” ortaya çıktı. Dilerim Brian Eno, müzik dinlerken bisiklete binip ölmez! Herhalde kahrolurum öyle bir şey olursa. Bunun korkusu da bir şarkı konusudur benim için. Şarkının ikinci yarısına o korku hissini yenme savaşımın etkisi, uzantısı var herhalde. Öyle ya da böyle orga pedallar takıp 5 saatte sadece 1 saniyelik korna sesi çıkarma çabam beni kendimden geçirmişti.
  • Albümde bazı gitarlar ve davulları şarkıda ne kadar süre varlarsa o kadar sürede kaydederken, 1 saniyelik korna sesi için 5 saat uğraşmam da albümün özeti zaten. Sadece kendim için yapıyorum ve kendim yapıyorum. İnanın kimse dinlemese bir gram umurumda olmaz çünkü ben kaydederken zaten çok mutlu oldum o bana yeter de artar.    

Jimi Hendrix’in saykodelik müziğe katkısını göz önünde bulundurursak… Senin gitar çalış stilinde Jimi Hendrix’in nasıl bir etkisi oldu? Ya da bir etkisi oldu mu?

  • Tabii ki oldu. “Are You Experienced” şarkısı belki uyuşturucu hakkında olabilir ama ben hiç içmeden o kafadayım kendimi bildim bileli. Çok güzel bir şarkı olsa da “Little Wing” bana hiçbir şey ifade etmiyor mesela ama “Third Stone From the Sun” mümkünse mezarımda çalsın. Bingöl’de askerken her dağ tepede yürüdüğümde içimde “Third Stone From the Sun” çalardı.
  • Hendrix’in “önce kendisi için” yaptıkları mükemmel. Hendrix’in bir de şu etkisi var üzerimde: Benim için Hendrix gitarı bir yerde mükemmelleştirip bitiren adam. O yüzden asla onun pedallarını kullanmam ya da onun mükemmel çaldığı Stratocaster gitarları çalmam. Ne gerek var ki? 70 yıl yaşasam Hendrix’i Hendrix’ten daha iyi çalma ihtimalim yok ki! O zaman Hendrix çalmaya çalışmama ya da onun gibi çalmaya çalışmama ne gerek var? Oturur dinlerim. Bu satırları yazarken de “Third Stone From the Sun” dinliyorum. Hayatımda bir kez bile “Third Stone From the Sun”ı çalmayı denemedim, internetten notalarına bile bakmadım. Bunu söyledikten sonra da bakmam büyük ihtimal.

“Düzene Uygun Kafalar” a “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” gibi bir cümleyle başlar E.A. Rauter. Siz düzene uygun olmayan bir kafa olmayı ve müesses bir futbol düzenine karşı her zaman dik durabilmeyi nasıl başardınız?

  • Hep böyleydim, kendimi geliştirerek bu özü devam ettirmeye çalışıyorum çünkü canım böyle istiyor. Hiç eğilmedim ki dik kalmak için doğrulayım. Hayatta en övündüğüm şeyler bir yere transfer olmam ya da bir yerden teklif almam olmadı hiç. Rahatsız ettiğim egemenlerin beni bazı yerlerden kovdurması en büyük övgü kaynağım. Ama oralara talep benden gelmeden dönünce de “PAF Ali Ece” olarak çıkmadım. Biliyorum piyasa bağlamında bayağı kaz kafalıyım. Kazların çoğu bazı insanlardan çok daha temiz ve düzgün, bana da hiç zararları olmadı. “Kaz kafalı” olmak, satılmış insan olmaktan daha iyi bence tabii.

“Futbol hayatın metaforu.” diyorsun. Hayat yaşanan bir gerçeklik ve fazlasıyla da dramatik. Tıpkı Camus, Hesse, Dostoyevski ve Gogol gibi. Yaptığınız müzik ise saykodelik, yani bir tür uyuşma hissi. Senin de bu yazarlara ilgini bildiğim için bu durum kendi içerisinde bir dilemma oluşturmuyor mu?

  • Kimilerine göre saykodelik kimilerine göre “ıslak gürültü”. Bence “ruhsal punk-funk-halk müziği” ya da “Karşıyaka-Beşiktaş-Kadıköy vapur hattında indie-bağımsız müzik”. Bak “Osmanlı Groove” yazmıştı bir Hollandalı müzik yazarı ama artık “Muhteşem Süleyman” dizisi vs’den sonra sevmiyorum o terimi eskiden severdim. “Anadolu usulü no-wave” nasıl? Düşüneyim üstüne! Gerek yok aslında saçma bir uğraş bir etiket bulmak. Havalı ama saçma çünkü Brian Eno dinlerken bir anda Belkıs Akkale dinleyen biriyim. Bana “Manyaksın ama sen!” demeyin Brian Eno’nun en sevdiği kadın şarkıcı Belkıs Akkale. Babaannemin de en sevdiği şarkıcı Belkıs Akkale. Benimki Ian Brown sadece Eno seviyor ve babaannemi özlüyorum diye Belkıs hanıma saygım büyük. Yoksa Neşet Ertaş ya da Ravi Shankar’ı tercih ederim. Müzik neden dinlenir ki? Futbol neden yorumlanır ki?
  • Açıkçası çok kişinin fikrine cidden saygı duysam da destek ya da kösteğe pek ihtiyacım yok. İsteyen istediğini der, ben de aynı şekilde istediğimi söyler istediğimi dinler istediğimi bestelerim. Karşılığında da bedeline katlanırım. Müziği de futbol yorumunu da istediğim gibi içimden geldiği gibi sevdiğim gibi mutlu olduğum haz aldığım gibi yapıyorum.
  • Bu vesileyle bir hikâye anlatıyım daha doğrusu kardeşim Fırat Topal’ın Flying Dutchman blogu için yazdığım bir yazıdan direkt alıntı yapıyım.

ALBERT CAMUS İLE GEORGE BEST’IN ORTAK NOKTASI: THE FALL

Albert Camus ciğerlerinden hastalanmasa pekâlâ edebiyatçı-filozof olmak yerine Cezayir ya da Fransa Milli Takımı’nın kalecisi olabilirdi. Bizzat en yakın arkadaşlarından birisinin “Tiyatro mu futbol mu?” sorusuna “Tabii ki futbol” cevabını veren büyük düşünür, 1930’larda Kuzey Afrika Şampiyonlar Ligi şampiyonu olan Racing Universitaire d’Alger takımının kaleciliğini yapmıştır.

“İnsan ahlakı ve ahlaksızlığı”na dair birçok şeyi kaleciyken öğrendiğini ileri süren Albert Camus, ahlak ve ahlaksızlık üzerine en büyük kitabını da kaleciliği bırakmak zorunda kaldıktan 26 yıl sonra yazacaktır.

Camus’nün en son salt edebiyat eseri olarak nitelenen 1956 tarihli “Düşüş” Fransızca orijinal adı “La Chute” olarak yayınlandıktan hemen bir yıl sonra “The Fall” adıyla İngiltere’de yayınlanır ve büyük ilgi görür.

Aynı yıl ise 16 sene sonra İngiltere’nin ilk post-punk grubunu kurup “The Fall” adını verecek olan Mark E. Smith, Manchester’da doğar. 29 stüdyo albümü yayınlayacak ama hiçbiri listelerde 1 numara olmayacak olan Mark E. Smith’in The Fall’u, grubun adına ilham kaynağı olan Albert Camus gibi felsefe ve edebiyata olduğu kadar futbola da takıktır. 29 stüdyo albümünün çoğunda Camus’nün “The Fall”undaki “insaniliğini yitirmiş olan insanlar arası ambiyans”ı varoluşsal ve absürd sözlerle müziğe döken Mark E. Smith ve arkadaşları, 1983 yılında futboldaki insaniliğin azalmasının miladını şarkıya dökerler.

1983 tarihli “Kicker Conspiracy” 45’liğinde aslen Manchester City taraftarı olan Mark E. Smith, ezeli rakip United’ın efsanesi George Best’in maç sonrası halkla pub’larda bira içtiği günlerin özlemini dile getirirken, 80’lerin illeti hooliganizme de güzel tekmeler atar! 45’liğin sözlerindeki “J Hill’s satanic reign” kısmı gittikçe yozlaşan medyanın hooliganizmden nasıl beslendiğini özetler.

İşim garibi Mark E. Smith, The Fall’u kurmadan kısa süre önce uzun yıllar Manchester United başkanı olan Martin Edwards’ın et fabrikasında çalışmıştır. Maaşı sadece 36 pound olan o fabrikadaki et işçiliği mesaisi ise sadece 1 saat sürer. Hatta işe başlamadan önce bizzat Martin Edwards ile iş görüşmesi yapması City – United ezeli rekabetinin saha dışına taşan en garip anlarından birisidir.

İş görüşmesindeki diyalog daha doğrusu Mark E. Smith monoloğu ise bu blog yazısındaki karmaşık mesajın anahtarıdır: “Ben Manchester City’i 1965’ten beri tutuyorum, o zaman 2. kümede sonuncuyduk. Şimdi ben de hayatın 2. kümesindeyim. City’liyim ama ilham kaynaklarım George Best ile Albert Camus. Ve ‘The Fall’ romanının ana karakteri Clamence’inkiler gibi acı ama gerçek bir itirafta bulunacağım: Bir Manchester City’li olarak George Best’i Manchester United’lılardan daha çok seviyorum”

Mark E. Smith’in cebinde Albert Camus kitabı varken söylediği o sözlerden kısa bir süre sonra Martin Edwards’ın Manchester United’ı 2. kümeye düşer. Üstelik de United’ı küme düşüren golü Manchester City formasıyla eski Manchester United’lı Denis Law atmıştır. Hani şu Old Trafford’un hemen önünde Bobby Charlton ve George Best’le beraber “Kutsal Üçlü” adıyla heykeli sergilenen Denis Law. Smith’in yorumu basittir: “Camus gibi kalecileri olsa yine düşerler miydi?”

Can Özdemir


Abone Ol

Yazıları takip etmek için e-posta adresinizi bırakıp aboneliğinizi başlatabilirsiniz.

 

 

Arşivler
Kategoriler