Türkiye’nin John Lennon’ı: CEM KARACA

cmkrcaEğer John Lennon annesi Ermeni, babası Azeri bir Türkiye vatandaşı olarak İstanbul’da doğsaydı, 9 yıl önce bugün bedeni aramızdan ayrılan Cem Karaca usta gibi halen magazinel sığlıklar seviyesizliği ile fraksiyonel ideolojik çatışmaların sağırlığında tartışılacaktı.

Kim bilir belki Lennon usta, manyağın teki tarafından 1980’de öldürülmese, daha önce 1968’de “Revolution 9” şarkısında çıtlattığı gibi “Eserlerimi fraksiyonel ideolojik çatışmaların ortasında boğmayın özüne yoğunlaşın” diyeceği için bazıları tarafından “döneklik”le suçlanacaktı.

Peki ya 9 yıl önce aramızdan ayrılan Cem Karaca, Lennon gibi İrlanda göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Liverpool’da doğsaydı neler olurdu? En azından hayatının son yıllarında sadece ailesini geçindirmek için derme çatma barların rezalet ses sistemlerinde sürünmek zorunda kalmayacaktı. Hatta büyük ihtimalle 2012 yazındaki Londra Olimpiyatları’nda sahnede Paul McCartney’in yerine o Nick Cave’in ezeli rakibi olabilecek olağanüstü bariton vokaliyle 7’den 77’ye her kulağı, ruhu ihya edecekti. Ama işte bizzat Cem Karaca’nın şaheserlerinden “Yarım Porsiyon Aydın”da hicvettiği zihniyet, Cem Karaca oğlu Emrah ve çok sevdiği ülkesinin hasretine dayanamayıp dönünce “dönek” diye keser atar. Ama bizzat İrlanda göçmeni bir ailenin çocuğu olan ve 70’lerde Kraliçe ve askerlerinin İrlanda’daki işgaline karşı “Give Ireland Back to the Irish” (İrlanda’yı İrlandalılara geri ver) şarkısını yapan fakat sonra Kraliçe’den monarşik “Sir” ünvanını almayı kendine yediren Paul McCartney’i izlemek için 500 euro para öder!
Cem Karaca ve Türkiye konusunda asıl mesele sürünmek ya da McCartney gibi sürünmemek değil, göz göre göre “süründürülmek”. Bırakın olağanüstü müzikal mirasına, ölüsüne bile saygı gösterilmemesi. Artık boşuna popüler kültürün cizvit papazları “arkeolojik” saçmalıklara devam etmesinler. Barış Manço ve Cem Karaca fiziksel olarak kardeş olsalar ne olur, olmasalar ne olur. Cem Karaca, Barış Manço hatta Erkin Koray ve Edip Akbayram zaten “müzikal DNA”ları bakımından kardeşler, hatta kardeşten de öteler! Ve müzikleri bugün “yeni müzik” diye bizlere kakalanmaya çalışılan saçmalıkların % 90’ından çok daha “yeni”ler. Diğer türlü olsaydı her “yeni” diye çıkan dönüp dolaşıp bu Türk modern müziğinin dört muhteşem adamının eserlerini icra ederek işe başlamazlardı!

1Artık anneler babalar, 40 sene öncesinde olduğu gibi çocuklarının “SSK’lı” ya da “memur” olmasını istemiyorlar. Gülün ama üzerine düşünmeyi de ihmal etmeyin: “80’ler” dizisinde Rukiye anneyi muhteşem oynayan hanımefendi bizzat o dönemin anne-baba zihniyetinin vücut bulmuş hali. Çünkü Türkiye gerçeğinde bizzat o anne babalar sadece “SSK”lı ya da “memur” oldular ve Cem Karaca’nın şarkılarında anlattığı gerçek insanlar gibi acı çektiler. O yüzden şimdiki anne-babalar mümkünse çocuklarının topçu ya da popçu olmalarını tercih ediyorlar. Diğer türlü olsaydı bu kadar “yetenek” programı olur ve bu kadar ilgi görür müydü ki?

 

 

 

2

Halbuki Cem Karaca’nın babası Mehmet bey, tam da o yılların tertemiz filmlerindeki “baba” karakteri Hulusi Kentmen’in gerçek hayattaki milyonlarca şubesinden birisiydi. Eşi Toto Karaca hanım gibi başarılı bir tiyatro sanatçısı olan Mehmet Karaca, oğlu Robert Kolej öğrencisi Cem’in 1961’de 16 yaşındayken “Hamlet”i oynamasından sonra onun da bu saygın mesleği icra etmesinde ısrarlıydı. Yani Mehmet Karaca gerçek hayatta dönemin kuşak çatışmasını harika bir şekilde anlatan “Uyanık Kardeşler” (Param Yok Pulum Yok şarkısını hatırlayın) filmindeki Hulusi Kentmen gibi oğlunun kendi istediği işi yapacağını sanırken Cem Karaca ise oğlu Hulusi Kentmen’in oğullarından birisi rolündeki Müjdat Gezen gibi gizliden gizliye müzisyen olma hayalini kuruyordu. Hatta Mehmet Karaca, oğlu Cem Karaca’nın ilk konserlerinden birinde oğlunu müzik sevdasından vazgeçirmek için parayla adamlar tutacak, sahneye çürük domates attırıp Cem’i yuhalatacak; ama yine de vazgeçiremeyecekti!

3

O esnada 18’ine yeni merdiven dayayan Cem Karaca için tiyatro da güzeldir ama bir Elvis Presley değildir! İlk grubu Dinamikler’i kurduğunda tıpkı John Lennon ve Paul McCartney’nin ilk konserlerindeki gibi Elvis Presley uyarlamaları yapar, Elvis gibi dans eder, saçlarından briyantin, üstünden bol kesim İspanyol paça pantolonlar eksik olmaz. Üstelik yeni yeni geliştirmeye başladığı bariton vokalinin yanı sıra tıpkı Elvis gibi şarkı söylerken en yüksek oktavdan en düşüğüne inip detone olmazken yılların şarkıcılarına taş çıkartır.

4

Müzikal bağlamda üretim pergelinin merkezine dönemin Batı’daki en yüksek seviyesi Elvis’i koyan Cem Karaca, pergelin diğer ucunu ise bizzat Anadolu’nun uçsuz bucaksız seslerine doğru açacaktır.
Bu Doğu-Batı sentezi zorlamasının çok daha ötesinde olan “Doğu-Batı bütünleşmesi”, “birbirini tamamlaması açılımı”nda 1965’te Antakya’ya jandarma olarak gitmesi milat niteliğindedir. 1965’te Türkiye’nin henüz tam olarak hazır olmadığı müziğiyle Altın Mikrofon yarışmasında finale kalmadan elenen Cem Karaca askere gittiğinde, Anadolu’nun dört bir yanından gelen arkadaşlarıyla kendi dünyasını sentezler.
Tiyatro sanatçısı aile, Elvis Presley ve Robert Kolej tedrisatını Anadolu’dan gelen arkadaşlarının özdeğerleriyle harmanlayan Karaca döner dönmez tekrar Altın Mikrofon’da şansını bir daha dener. Bu kez dönemim en mahir orkestralarından Apaşlar’a katılan Cem Karaca yarışmaya katıldığı “Emrah” ile belki 1. olamaz. Ama o yıl en iyi satan plak “Emrah” olur. Bir örnek vermek gerekirse tıpkı 1974 Dünya Kupası’ndaki Cruyff’lu Hollanda örneğinde olduğu gibi 2. olan, halk için asıl şampiyondur.

“Emrah” 45’liğinin 1967’de yayınlanmasından tam 9 yıl sonra dünyaya gelecek oğluna “Emrah” adını veren Cem Karaca’nın şarkıdaki en büyük ilham kaynağı Elvis Presley kadar 18.-19. yüzyıl halk ozanı Erzurumlu Emrah’tır da… “Emrah”ın B yüzünde ise Cem Karaca’nın müzikal davasını daha da netleştiren “Karacaoğlan” şaheseri yer alır. Dans ettirdikçe düşündüren, düşündürdükçe dans ettiren şaheserde Cem Karaca ve Apaşlar, 17. yüzyıl halk ozanlığı efsanesi Karacaoğlan’dan yola çıkıp dönemim Rock müzik krallarından The Doors’un “Peace Frog” şarkısıyla aşık atar!
“Karacaoğlan”da Timur Fildişi’nin siyahi perküsyon ustalarıyla baş edebilecek kadar hipnotize edici vurmalıları, The Doors’un hem org hem de bas sesleri çalan Ray Manzarek’i duysa basları bizzat çalmayı  bırakıp gruba almak isteyeceği kadar usta baslarla şarkıyı gökyüzüne çıkaran Ahmet Tuzcuoğlu’nun basları ve dönemin Erkin Koray ve Gökçen Kaynatan’la beraber en büyüleyici gitarcısı Mehmet Soyarslan’ın gitar riff’leri…

Anlatılmaz sadece defalarca dinlenir. Belki o zamana kadar müzikal bağlamda başka başarılı Türkçe rock eserleri de icra edilmiştir ama “Emrah” ile “Karacaoğlan” en az müziği kadar muhteşem sözleriyle de yeni bir dalganın denize yön veren miladı niteliğindedir. Şarkıların konuları dönemin çok satan pop müziklerinden farklı olarak sadece suya tirit geçici aşk ilişkileri değildir. Bizzat Erzurumlu Emrah ve Karacaoğlan’dan beri sadece girdiği şişenin şekli değişirken hep aynı kalan “Anadolu’nun ruhsal suyu” ve onun uğruna verilen hayat mücadelesidir.

“Karacaoğlan”ın “Altın kafes idi benim durağım. Dost elinden yaralandı yüreğim. Kumaş olsam arşın arşın yırtılsam. Köle olsam çarşılarda pazarlarda satılsam. Vadem yetmedi ki gardaş!” sözleri ile “Emrah”ın “Sabahtan uğradım ben bir fidana. Dedim mahmur musun dedi ki yok yok. Ak ellerin boğum boğum kınalı. Dedim bayram mıdır söyledi yok yok. Dedim inci nedir dedi dişimdir” sözleriyle paslaşan muhteşem müzik yeni bir altın dönemin şafağıdır. 2000’li yıllarda aslında sadece hüzün ticaretine dönüşen ama maalesef aynı etiketle pazarlanan “Anadolu Rock”ın şafağı!
Şafağın dört atlısı Cem Karaca & Apaşlar, Barış Manço & Kurtalan Ekspres, Erkin Koray ve Moğollar’ın yolları o günden sonra yıllarca kesişecek, bir bayrak yarışına dönüşüp Türkiye’nin yüz akı olacaktır. Şimdilerde “Emrah” 45’liğine sebep adı Emrah Karaca konulan Cem Karaca’nın oğlunun 2000’ler Moğollar’ının solisti olması bu bayrak yarışının sondan bir önceki çizgisidir.

5

Başta “Resimdeki Gözyaşları” olmak üzere Cem Karaca ile beraber harika eserler üreten Apaşlar ile Cem Karaca’nın ayrılmasının sebeplerini sadece siyasi nedenlere indirgemek bir yerden sonra evrensel rock grubu kimyasını yok saymak olur. 90’lardaki Suede örneğindeki Brett Anderson-Bernard Butler, Stone Roses’un ilk dağılışındaki Ian Brown-John Squire ve tüm zamanlarda Rolling Stones’ta birbirlerine “Brenda” adıyla hakaret edecek olan Mick Jagger-Keith Richards arasındaki vokalist-baş gitarcı tansiyonunun Türkçesi Cem Karaca ve Mehmet Soyarslan arasında da yaşanır. Belki tansiyonun altyapısında siyaset de vardır ama asıl meselenin kökeninde daha çok rock müzikte klasikleşmiş dağılma sebebi “Gitar eşlik aleti mi yoksa vokal sadece orkestranın parçalarından birisi değil mi?” tartışması ağır basar.

6

Bu teoriyi destekleyecek bir tarihsel gerçek de Cem Karaca ile Apaşlar’ın yollarının ayrılmasına rağmen “Resimdeki Gözyaşları”nın kaydedildiği dönemde grubun basçısı olan Seyhan Karabay’ın Cem Karaca ile beraber Kardaşlar’ı kuracak olmasıdır.
Tabii Cem Karaca, Apaşlar-Kardaşlar arasında da Türk müziği sularını kabartan Anadolu Rock yeni dalgasında açılarak yüzmeye devam eder. Türk işi Garaj Rock-60’lar Punk’ının kült grubu Bunalım’a prodüktör olarak destek veren Karaca söz ve beste katkısını da esirgemez. Şimdilerde yurt dışında orijinali 100 Euro eden Bunalım’ın başyapıtları “Taş Var Köpek Yok” ve “Yeter Artık Kadın”ın ortaya çıkmasında kilit rol oynar.

 

 

7

1972’de ise büyük buluşma gerçekleşir ve Cem baba, oğlu Emrah’tan önce Karaca ailesinden çıkıp da Moğollar’ın solisti olan ilk şarkıcı olur. O dönemin Anadolu Rock’ında şimdilerde futbol sahasında aynı takımda Messi ve Cristiano Ronaldo’nun bir araya gelmesi kadar kudretli olan birliktelik Türkçe Müzik’in en büyük şaheserlerinden birisini doğurur. Halen Türkiye’nin en büyük ve utanç verici toplumsal yaralarından olan namus cinayetlerini konu alan “Namus Belası” zamanında Hey Dergisi’nin manşetindeki gibi Türkçe Müzik’in namusunu da kurtarmıştır.

8

Cem Karaca, Antakya’da askerken sadece Âşık Mahsuni ve Anadolu halkının gerçek müzikal kahramanlarını değil onların gerçek acılarını da öğrenmiş, onlardan da fazlasıyla etkilenmiştir. Yıllar sonra Cem Karaca “Namus Belası”nda anlattığı kişinin öyküsünün acı gerçeğini itiraf edecektir. Bu alelade, utanılacak bir namus cinayetinden çok daha ötesi, çok daha acısıdır.
Karaca’nın askerlik arkadaşlarından birinin sevdiği kadına tecavüz edilince, askerden firar edip tecavüz eden insan taklidi hayvanları öldürüp polise bizzat teslim olmasını anlatan şarkı adeta Jimi Hendrix’le ünlenen “Hey Joe”nun Türkiye versiyonudur.
“Namus Belası”nın klibi de en az şarkının kendisi kadar etkileyicidir. ( http://youtu.be/_1LsnkRPcRE )

Dönemin saykodelik rock büyücülerini (Pink Floyd, Jefferson Airplane, The Doors) hatırlatan boğuk baslarıyla şarkıya konu olan insani dram notalara dökülürken, dinleyen de kendisini Cem Karaca’nın askerlik arkadaşı kadar çelişkili ve çaresiz hisseder. Durmadan 1 dakikanın üzerinde bariton vokaliyle ruhlara işleyen Cem Karaca’ya nefes aldıran org solosu ise başlı başına bir yazı konusu olacak kadar kudretlidir. 70’lerin efsane orgcuları John Lord, Keith Emerson dinlese onlara bile klavyelerini ters tutturacak estetik devasalıktaki solodan sonra Cem Karaca’nın “Verdiğimiz can bizim” haykırışı şarkıya konu olan dramın aynısı başımıza gelse ne yapacağımız üzerine daha da büyük tereddüt duymamıza sebep olur. Ne de olsa “Namus Belası”ndaki gibi binbir kere tövbe edip yine aynısını yapan ya da yapmak zorunda kalan toplum bizzat ve hâlâ bizlerden oluşmuyor mu ki: “Düştüm mahpus damlarına, öğüt veren bol olur. Toplasam o öğütleri buradan köye yol olur. Ana baba bacı kardeş dar gününde el olur. Namus belasına kardeş, yatarız zindan bizim”

9

Cahit Berkay’ın mecburen Fransa’ya gitmesi sonucu yarı yolda kaldığı söylenen Cem Karaca – Moğollar projesi aslında sadece aynı yolda ilerlerken farklı ara sokaklardan ilerleyen bir yolculuktur. 2000’li yıllarda bir televizyon programında “Solcuyum çünkü vatanseverim. Vatanseverim çünkü solcuyum” diye ayağa kalkarak haykıran Cahit Berkay’a ideolojik olarak katılsanız ya da katılmasanız da 70’li yılların ortasında ülkenin en büyük müzik sanatçıları olarak gösterilen bu insanların müzikten çok para kazanabilecekken bazıları gibi “sold-out” olmak yerine hayat görüşlerinde inat ederek “sürünmeleri” ya da daha doğrusu “süründürülmeleri”ne saygı duymak doğru olan değil mi?

10

1970’lerin ortasında Türkiye’nin siyasi ortamı sömürgeci ülkelerin gizli servisleri ve taşeronları aracılığı ile itinayla planlı bir şekilde zehirlenirken Cem Karaca hem tüm engellere rağmen inandığı müzikleri daha da fazla geliştirmeyi başardı. Hem de inandığı hayat görüşü sebebiyle binlerce engelle baş etmek zorunda kalacaktı. Cem Karaca, Barış Manço ve Erkin Koray sadece arkadaş değil, müzikal anlamda da kardeş hatta kardeşten de öteydiler. Ama birileri bir yerden aldıkları emirle yüklü maaş karşılığı birini sola diğerini onun tam karşısına yerleştirdi. Aynı günlerde Erkin Baba ise “Ben sağ ya da solda olmaktan önce yukarıdayım” demek zorunda bırakıldı.

11

Sağda solda ya da yukarıda, hepsi de bu ülkeyi kendini gizli servislere satacak kadar “aşağı”da olanlardan daha çok seviyorlardı. Yoksa üçü de gittikleri ülkelerden dönmeyip Moğollar’ın harika orgcusu Murat Ses gibi çok daha rahat ve saygın bir müzikal kariyere imza atabilirlerdi. Bu cümlede amacım Murat Ses’in tercihini eleştirmek falan değil, sakın yanlış anlaşılmasın! Ancak Cem Karaca zor olanı seçti. Kıbrıs Harekatı’ndan hemen önce Kıbrıs’ta suni bir barış atmosferinde savaş birkaç yıllığına ertelenirken, Kıbrıslı Rumlar’ın lideri İzmir Fuarı’nı dolaşıyordu. Olağanüstü güvenlik önlemi karşısında fuar çalışanları Cem Karaca’dan “Dadaloğlu”nu çalarak kendilerince Makarios’u protesto edeceklerdi. O fuar çalışanlarına Cem Karaca’nın Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen sonrasındaki teşekkür ise bir o kadar anlamlıydı. Dönemin siyasetçileri yerine Hava Kuvvetleri çalışanlarına bedavaya moral konseri veren Cem Karaca bir yandan da “siyasi havanın dönüşümü”nü şarkılara dönüştürüyordu.

12

“Tamirci Çırağı”nda “İşçisin sen işçi kal” diye haykıran Cem Karaca Kıbrıs Harekatı’nın hemen sonrasında Dervişan grubuyla çalışmaya başladı. Mehmet Soyarslan ve Cahit Berkay gibi iki harika gitarcıyla yolları ayrılınca dönemin Progresif Rock gruplarının bazıları (Nice, Soft Machine, Egg, ELP) gibi gitardan çok perküsyon-bas-org 3’lüsünün sesleri ördüğü tınılardan yepyeni bir Türk Rock Müziği sound’ına yelken açan Cem Karaca, Anadolu Rock’tan sonra Barış Manço & Kurtalan Ekspres’le senkronize olarak Türk işi Progresif Rock’ın da öncüsü oldu. “Tamirci Çırağı”nın sözleri kadar orgları da iç burkan, dönemin ruh halini soğuran kudretteydi.

13

Ama ana akım medya, Cem Karaca’nın yepyeni müziğinin tazeliğini ıskalayacak kadar korkutulmuş, soluğunu her gün hissettiren militarist diktanın sansüründe sadece sözlere takılıp kalmıştı. Cem Karaca gibi daha önce Ajda Pekkan’ların “yaramaz çocuk”, “delikanlı rock’çı genç” versiyonu olarak algılanan genç adam artık bir ulusal bütünlük ve güvenlik tehdidiydi! Artık değil yılın şarkıcısı seçilmek adeta alttan alta yok sayılmaya başlanacaktı Cem Karaca. Halbuki o esnada “İstanbul’u Dinliyorum” ile 30 yıl sonra İskoçya’da Belle and Sebastien’in yapacağı müziğin 70’ler versiyonunu yapacak kadar müzikal bağlamda devrim yapıyordu Cem Karaca.

14

Şarkıların sözlerindeki siyasi devrim ise hepinizin malumu gerçekleşmeyecekti. Bu siyasi denge maalesef Cem Karaca’nın 70’lerin ikinci yarısında git gide mükemmelleşen müziklerinin git gide daha da fazla yok sayılmasına sebep olacaktı. Hâlbuki “Yoksulluk Kader Olamaz” albümünde en az “Namus Belası” ve “Resimdeki Gözyaşları” kadar harika işlere imza atacaktı.

15

Filistin Kurtuluş Örgütü için yazılan “Mutlaka Yavrum” 45’liği bu başyapıtlardan sadece bir tanesiydi. Eğer bu 45’lik yıllar sonra başkası tarafından 2010’daki Mavi Marmara Katliamı’ndan hemen sonra yapılsaydı belki de Türkiye tarihinin en çok satan şarkısı olurdu. Benim asla anlayamadığım o yıllarda Filistin’in dramını anlatan bu şarkının bir sağcı ya da solcu tarafından yapılması neden bu kadar önemliydi ki? Ne yani hükümette yoyo gibi sürekli yer değiştiren adı milliyetçi olan “cephe” ya da Ecevit’in CHP’si Filistin tarafında değil de İsrail’in mi tarafındaydı? Şimdilerde sağdan sola herkes Filistin’ci ama Cem Karaca’nın daha “moda” olmadan önce Filistin’ci olması neden bu kadar sorun oldu ki? Acaba asıl “dönenler”, “dönekler” Cem Karaca değil de o dönemde alttan alta Filistin’i hakir görüp şimdilerde Filistinci taklidi yapanlar olmasın?

Hadi adı bile o dönemde bazıları için ofsaydın kralı olan “Yoksulluk Kader Olamaz” albümünde “Kavga” ve “İşçi Marşı” vardı da Cem Karaca bazılarının siyasi hışmına uğradı. Peki, 1978 tarihli Türkçe Senfonik Rock’ın yüzakı “Safinaz”da nasıl bir ofsayt buldular? Sadri Alışık’a hürmetlerimle “Safinaz” da mı gol değil ofsayttı hâkim beyler?

16

Bir kapıcı kızının sınıfsal, yaşamsal dramını konu alan “Safinaz” yıllar sonra herkesin gözünü kırpmadan izlediği “Adını Feriha Koydum”un salt reyting kaygısıyla sulandırılmamış müzikal versiyonundan başka neydi? Şimdilerde “hepimiz kardeşiz” diyen adam baş tacıyken o dönemde bunu vurgulamak için grubunun adını ülkenin en batısı Edirne ile en doğusu Ardahan’ı harmanlayarak “Edirdahan” koyan Cem Karaca’nın “suçu” ticari pazarlıkçı reyting maskesi takmayıp sadece inandıklarını söylemesi miydi? Cem Karaca’nın ödediği bedel herkesten önce “güneşi görmesi” miydi yani? “Safinaz”ın girişinde Cem Karaca’nın söylediklerinin sulandırılmış versiyonunu şimdilerde dile getirenler baş tacı, peki bir şeyi 25 yıl önce söylemek neden öncü olduğu için yüceltileceği yerde yıllarca yasaklanıyor ki:

“Bacılarım, kardeşler, halkımız. Bu uzunçalara sizlerden birinin adını verdim, kızmayın. Siz ve sizin gibileri hep gördüm, halâ da görmekteyim… Bazen bir diskotekte yarınsız, ya da bir arka sokağında bir büyük kentin. Tek ortak yanları vardı, yarınsız olmaları… Şimdilik…”

“Safinaz” 1978’te yayınlandı. Aynı yıllarda Sex Pistols’ın solisti Johnny Rotten da “şimdilik” falan değil her zaman “Yarınsızsınız” mealinde hiç “Gelecek Yok” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, İngiltere hükümdarı kraliçeye açık açık “Faşist” diyor, albüm kapağında Kraliçe’nin ağzına balık oltası takıyordu! Cem Karaca ise yetişip, sorunlarını dile getirdiği ülkede provokasyonlar ve sansür nedeniyle doğru dürüst konser veremezken o dönemin en saygın konser mekânlarından Londra’daki Rainbow Arena’da “Safinaz”ı söylerken ayakta alkışlanıyordu.

17

Türkiye’den ayrılmadan önce zaten 12 Eylül Faşist Darbecilerinin açtığı hukuğun yüz karası kukla mahkemeler bile umurunda olmayacaktı çünkü bir süre sonra babası Mehmet Karaca’yı kaybetmişti maalesef. Daha da acısı ise 12 Eylül Faşist Darbecileri, Kafka’nın “Dava”sındakinden daha da hilkat garibesi mahkemeleri yetmeyince derin devlet aygıtlarını devreye sokarak kovmaktan beter ettiler Cem Karaca’yı. Sonra bir de o dönem medyasındaki utanmaz şakşakçılarına “Cem Karaca Almanya’ya gidip Baader Meinhof Örgütü’nü Türkiye’ye getirerek terörist saldırılar yapacak” yazdırdılar. Bu tarihin en utanmaz yalan haberi yazılmadan-yazdırılmadan 4 yıl önce örgüte adını veren Meinhof ve Baader çoktan ölmüş, örgüt Almanya’da bile çoktan bitirilmekten beter edilmişti. Ama işte “netekim” tıpkı rejimin bankerlerinde olduğu gibi yalanın biri bin paraydı! Ne de olsa Cem Karaca son albümü “Safinaz”ın üçüncü şarkısında Şeyh Bedrettin’i “bile” övmüştü!

18

Hâlbuki Cem Karaca’nın Almanya’daki tek silahı da Baader-Meinhof kalaşnikofu değil müziğiydi sadece. Türkiye’den Almanya’ya göç etmek zorunda kalmış insanların dramını işleyen 1984 tarihli “Die Kanaken” albümü sadece Türkiye’de yasaktı. Halbuki “Die Kanaken” Kemal Sunal ustanın aynı yıllarda çektiği “Gurbetçi Şaban” filminin müzik albümü versiyonuydu sadece. Ve sadece oğlu Emrah ve annesi Toto Karaca başta olmak üzere Türkiye’de sevdiklerini özlüyordu Cem Karaca.

19Artık dayanamayıp bir şekilde dönecekti Türkiye’ye. Cem Karaca Türkiye’ye döndükten sonra halen 12 Eylül’ün Faşist Darbecilerine karşı müziğiyle savaşıp “Raptiye Rap Rap”i söyleyecek, 80’ler ve 90’ların Türkiye’yi perişan eden neo-liberalizmine karşın Cahit Berkay ve Uğur Dikmen’le “Yiyin Efendiler” diye ironik bir dilde haykıracaktı. Lakin bir kere fildişi kulesinde kıt akıllarınca toplum mühendislikçiliği oynayan satılmışlar Cem Karaca için “Döndü artık” diye buyuracaklardı. Asıl “dönen” ise tadı kaçmış, bayatlamış kabak gibi ortadaydı. 1970’lerde yine ceylan derisi koltuklarında “solculuk” oynarken 80’ler ve 90’larda bu kez aynı koltukların yeni modelleri üzerine kurulacak “neo-liberal”cilik oynuyor gibi yapacaklardı. Kendilerine “liberal” demeleri Cem Karaca ile ilgili yazdıklarından daha da trajikomikti hâlbuki! Dünyada asker vesayetinde liberal geçinilen bir avuç ülkeden birisi o yılların Türkiyesi’ydi! Sahici dönekler Yeni Dünya Düzeni’nin yeni av sahası Bosna kan gölüne dönerken alttan alta Bosna’yı mahvedenleri destekleyen büyük sömürgeciye tek laf dahi ettirmeyeceklerdi. Cem Karaca ise sağlık durumu ve yaşını umursamayıp bizzat savaşın yaktığı Bosna’ya gidecekti! Bosna’ya gitmek için yolculuk biletini köhne barlarda şarkı söylemek karşılığı aldığı paradan tedarik etmesi ise Cem Karaca’nın dönmek bir yana inandığı değerlerden bir an bile uzaklaşmadığının en ders alınası örneğiydi. Anlayana tam 90’dan cevabını çoktan vermişti aslında. Cahit Berkay ve Uğur Dikmen’le yaptığı harika albümde “Oh Be” diyerek “asıl dönekler”in suratına haykırmıştı: “Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte oh be”

20

Cem Karaca’nın yapıtlarının paha biçilmez kıymetini biraz olsun hissedebilen herkes gibi benim de son sözüm sadece teşekkür etmekten ibarettir. Bir de tabii oğlu Emrah Karaca’nın solisti olduğu Moğollar’ın ilk konserine gitmek. 6 gün sonra doğacak kızıma da anlayabilecek yaşa gelir gelmez “Emrah”ı dinletmek. Sonra da büyük ustanın hayatından yola çıkıp ona yaşayacağı ülkedeki zaman ötesi zorlukları anlatmak. En başta da kızımın yaşayacağı Türkiye’de halen iki kuruş daha fazla kâr için madenciler hayatını kaybetmeye devam ederse daha benim doğduğum yıl Cem Karaca’nın çoktan yazdığı “Maden Ocağının Dibinde”yi dinleteceğim. Bir ülkenin müzikleri o ülkenin resmi tarihinden çok daha gerçek değil mi? Türkiye tarihi diye anlatılanlardan Cem Karaca’lar dışlanırsa ne kadarı gerçek tarih ki?

21

  • cansu

    Of be, iki satır bir şeydir göz atayım şu yazıya diyerek başlayıp bir anda kendimi kaptırdım ve zaten bildiğim şeylerin tekrar edilmesinden ilk defa keyif aldım. Cem Karaca hakkında, Türkiye hakkında hâlâ böyle düşünen insanların olduğunu bilmek ne güzel bir his!



Abone Ol

Yazıları takip etmek için e-posta adresinizi bırakıp aboneliğinizi başlatabilirsiniz.

 

 

Arşivler
Kategoriler